Haftaya Bakış (313): Erdoğan sürece mührünü vuracak mı? | CHP'nin yeni yol haritası

24.04.2026 medyascope.tv

24 Nisan 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Haftaya Bakış’ı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can'la yine haftanın olaylarını konuşuyoruz. Kemal, merhaba.
Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Dün Mecliste 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için düzenlenen resepsiyon vardı ve resepsiyonda konuşulan şeylerin önemli bir kısmı süreçle ilgiliydi. Resepsiyon öncesinde yapılan Meclisteki Özel Oturum’da, Tuncer Bakırhan yaptığı konuşmada Erdoğan’a yönelik Süleyman’ın mührü’’ çağrısını yaptı. Sonra Erdoğan, “Masa sağlam mı?” diye Tuncer Bakırhan'a sordu. Gazeteciler Erdoğan'a, “Süreç devam ediyor mu?” diye sordular, o da, “Durmak yok yola devam” dedi. Yani ağırlıklı olarak süreç meselesi konuşuldu. Numan Kurtulmuş da bir şeyler söyledi. Ama geldiğimiz noktada süreçte bir tıkanma var. DEM Parti sürekli bunu söylüyor. “Artık devlet bir şey yapsın” diyor. Sadece DEM Parti demiyor, Öcalan da bunu söylüyor. Benim yayımladığım Şubat başındaki görüşmenin notlarıydı o. Ama sürekli bu gündeme getiriliyor. Bir diğer husus da tabii Öcalan'ın statüsü meselesi var. Sonuç olarak bir bekleme dönemindeyiz; öyle gözüküyor. Nereye kadar neyi bekleyeceğiz bilmiyoruz.
Bir de şöyle bir husus var: AKP, aslında Cumhur İttifakı, DEM Parti'nin arada sırada da olsa, mecburiyetten de olsa CHP ve Ekrem İmamoğlu davasıyla ilgili yaptığı açıklamaları ya da dayanışma gösterilerini çok ciddi bir şekilde eleştiriyor ve rahatsızlıklarını alenen söylediler. Hatta Ömer Çelik, “Çok istiyorsanız CHP ile çıkartın yasaları” dedi. O konuda da bir rahatsızlık var. Yani DEM Parti bayağı bir zor durumda aslında. CHP'yi yok sayamıyor, ama CHP'ye gittiği zaman da bu sefer Mühr-ü Süleyman’ın sahibiyle sorun yaşıyor. Ben şöyle görüyorum açıkçası. Erdoğan hem bir taraftan CHP'ye sonuna kadar yüklenip, diğer yandan da ağır da olsa süreci yürütmek istiyor ve süreci isteyen esas olarak DEM Parti. Erdoğan, elindeki süreç kozuyla DEM Parti'yi de CHP'den uzak, kendisine yakın tutmak istiyor. Böyle bir garip bir oyunun içerisindeyiz ve bu nereye kadar, nasıl gidecek?
Şimdi mesela Numan Kurtulmuş'un açıklamasını okudum. Topu taca atıyor aslında. Bir taraftan, ‘’Silahların bırakılması, tespiti’ diyor. Hem de, ‘‘Partilerin yasa teklifi vermesi gerekir’’ diyor. Ama şu netlikte konuşmuyor. ‘’Silahlar tam olarak bırakılmadı. Onun için yasa yapmıyoruz’’ demiyor. Öte yandan Öcalan da, “Biz yapacağımızı yaptık. Artık bizden bir şey beklenmesin” diyor. Böyle bir yerde kaldık.
Kemal Can: Aslında bu kalınan yer meselesi bir sürpriz gibi kodlanıyor. Yani herkes çok hızlı biçimde ilerleyen, neredeyse öngörülmüş takvimin tıkır tıkır işlediği bir şeyden sonra, sanki, çıkan pürüzler ya da konjonktür etkisiyle bir yavaşlama yaşandığı fikrinde. Görünüm bu. Hatta bazıları, aslında bir tıkanmanın da olmadığını, işin yürüdüğünü, tıkanma konusunda söz söyleyen herkesin, aslında barış istemediği için bunu söylediğini söyleyen, öbür tarafı niyet okumayla suçlayıp, kendisi sadece niyet okuyan bir grup da var. Ama fiili duruma baktığımızda, arkası, önü, ‘’aslında bu nereye oturuyor, gerekçesi neydi, nasıl devam eder, kim neye mecbur?’’ bunların hepsi çeşitli tartışmalara konu edilebilir. Ama bir de, somut bir durum var. 2024 Ekim ayını başlangıç kabul edersek, ki onun öncesi de var, neredeyse iki yılı aşkın bir süredir, bir sürü yapılmış işle birlikte, ama artık daha somut sonuçların görülmesi gereken bir durumda, herkesin, tarafların birbirlerine çeşitli gerekçelerle süreci yeterince taşımadığı serzenişiyle devam ediyor. Fakat şu anda bu karşılıklı açıklamalar, bir siyasi müzakerenin ya da gerilimin konusu da yapılmıyor; öznesiz, gerekçesi çok net ortaya konulmamış şikâyetler biçiminde.
Burada Erdoğan meselesindeki temel hadise, bu sürecin başından itibaren, Erdoğan’ın, sürecin merkezi rolünü çok önemsemesi. ‘’Süleyman’ın mührü’’ metaforundan gidersek, aslında Erdoğan her şeyin Süleyman’ı olmak istiyor. Her şeyin mührünün elinde olduğu, ama daha sonra altına mühür vurduğu şeylerle ilgili sorumluluklarını da üstlenmeden, her şeyin mührünü elinde tutan Süleyman olmak istiyor. Bu süreci de başından itibaren, takvim işlerken de, ayak diremeler, komisyonun kurulması sürecinde, İmralı hikâyesinde, her aşamasında ağırdan alan, açıklama yapmayan, hep Erdoğan'dı ve herkes Erdoğan’ın süreci sahiplendiğini işaret ediyordu. Erdoğan hasbelkader bir şey yaptığında, bir yerde iki cümle ettiğinde, birdenbire geometrik bir hevesle, sanki her şeyin önü açılmış, Erdoğan, “Her şey yapılacak dedi’’ intibaı yaratılıyordu. Ama öyle yürümedi. Erdoğan bir şey yaparak değil, neredeyse hiçbir şey yapmayarak, yapılanlara direnerek ya da yapılanları ağırdan alarak bu merkezî pozisyonu elde etti.
Şimdi geldiğimiz noktada, Erdoğan, hiçbir şey yapmayarak, yani yaptıklarıyla değil yapmadıklarıyla, yapılmasını yavaşlattıklarıyla, şu anda mührü elinde tutan Süleyman rolünü edinmiş durumda. Hadise bundan ibaret. Dolayısıyla, senin de söylediğin gibi, DEM Parti bir kilitlenme içerisinde. Çünkü bir yandan, sadece başka konularda, senin değindiğin CHP ile ilgili operasyona reaksiyon ya da Türkiye'de olup biten birçok şeyle ilgili politik hamleler yapmaktan geri durmanın ötesinde, süreçle ilgili de bir şey yapamaz durumda. En fazla, ‘’Mühür sizde, hadi’’ ricası; çünkü bu, eleştiri sınırına da varmıyor genellikle; teşvik edici bir rica sınırında kalıyor.
Geçelim, Öcalan'ın senin de haberleştirdiğin Şubat'taki son görüşme notlarına. Daha önceki birtakım bilgilerden de biliyoruz ki, sürecin neden lüzumlu olduğu ve süreci engelleyenlerin kafasındakiler konusunda sürekli bir şeyler söylüyor Öcalan. Ama burada genellikle özne yok, engelleyen birileri var. Onlar kim? Öcalan, özellikle senin haberleştirdiğin Şubat’taki konuşmasında, bu süreç işlemediği takdirde olabilecek kötü senaryoyu tarif ederek sürecin ilerlemesini teşvik etmek istiyor. Yani bundan pozitif çıkarımlar yapıyor, ama asıl vurguyu ‘’olmazsa ne olura?’’ yapıyor. Bunu çeşitli çevrelerde tehdit olarak yorumluyorlar. Ama değerlendirmesinin ağırlığı, olmazsa olacak kötülükleri göstererek sürecin yürümesini sağlamak.
Bu tarafta, sivil siyaset alanında ve DEM’in pozisyonu da, tam Tuncer Bakırhan'ın söylediği gibi, “Mühür sizde, Süleyman sizsiniz. Artık bir şey yapın.” Bu kilitlenme hem negatif önermelerin gösterdiği hem ricaların hem de hiç hak edilmemiş, yapılarak kazanılmamış taltiflerin… Yani ‘’Erdoğan süreci sahiplendi” diye bir cümle var; ama süreç var olduğu için sadece bu çıkarıma sahibiz.  Bu konuda çıkıp, barış, kardeşlik, iç cephe gibi laflar etmiş, ama somut olarak sürecin hedefleri konusunda bir cümle etmişliği yok; ne yasal düzenlemeler konusunda ne nereden başlanıp nereye varılacağı konusunda bir cümlesi yok. Tasfiye, silahların bırakılması, örgütün kendisini feshetmesi konusunda bir sürü söylenmiş laf var. Ama kendi yapacağı kısmıyla ilgili, yani şimdi hep gündemde olan “Hadi, sıra sizde” kısmıyla ilgili söylenmiş bir şey yok. Yasa meselesinde de iş, fiili durum, silahların bırakılması gibi koşullar öne sürülerek yavaşlatılıyor, ama aslında şu kolaylıkla mümkün; Mecliste birtakım yasal hazırlıklar söz konusu olabilir. Yasal hazırlıklar, örgüt mensuplarının bundan sonraki durumuyla ilgili bir yasal düzenleme ise bu, silah bırakma ya da başka şeylerle kayıt altına alınan bir koşula bağlanabilir. Bu, yasal düzenlemenin hazırlanmasına engel değil, şartların yerine gelmemesi uygulanmasına engel olabilir. Ama şu anda yasal düzenlemenin startı da verilmiş değil.

Ruşen Çakır: Hiçbir şeyin startı verilmedi.
Kemal Can: Dolayısıyla, Numan Kurtulmuş'un söylediği, ‘’Şartları tam olarak yerine getirmediler’’ sözü işin bahanesi. Tamam, o zaman yasal düzenleme o koşullara bağlanabilir. Ki bugün öyle bazı kulis haberleri gördüm. AKP içerisinde de birtakım isimler, ‘’yasal düzenlemeyi yapalım, bu koşulları koyalım’’ diyorlarmış. Yani bahane somut bir anlam kazansın. Yasal düzenleme yapmanın engeli olarak bunu ileri sürmek, dışarıdan, süreç tıkandı görüntüsü veriyor. ‘’Süreç gidiyor görüntüsü vermek için böyle bir yol izleyelim’’ diyen birtakım isimler oldu. Hani en başta, bir kandırma, kandırılma ve asıl olarak siyasi aritmetikle ilgili bir operasyon bu. Kürt seçmeni ve DEM Parti’yi gerek Mecliste gerek daha sonra referandum gibi bir şey söz konusu olursa, orada iktidarın lehine davranmaya ikna etmek’’ tartışması çok netti. Ama şu anda ikna etmeyi, kandırmayı bırak, Süleyman'ın bu konuda bir işareti dahi yok.

Ruşen Çakır: Orada söylediği şu aslında; ‘’Meclis başkanına söyleyin, yasalar için çalışılsın.’’
Kemal Can: Aynı şey Bahçeli için de geçerli. Bahçeli iki senedir çeşitli zamanlarda, “Yavaş gidiyor. Onlar işlerini yaptılar, Öcalan dediklerini yaptı” gibi çıkışlar yaptı, ama sonuçta bunu çıkıp bize söyledi.

Ruşen Çakır: Evet.
Kemal Can: Defalarca görüştüğü Erdoğan'a söylesin artık.

Ruşen Çakır: Zaten artık fazla girmemeye başladı. Hatta son grup toplantısına hiç girmedi.
Kemal Can: Hatta son ikisinde, ‘Artık ne diyeyim?’ anlamına gelecek bir çıkış yaptı. Dolayısıyla, bunun bir anlamı yok. Yani, DEM Parti'nin, “Hadi, sıra sizde” demesiyle, Bahçeli'nin, “Hadi, bir şey yapmak lazım” demesi arasında kategorik bir fark yok. Çünkü bahse konu, bir şey yapma iradesini gösterecek, iradesini geçtim, aslında yolu bırakacak. Aslında Erdoğan yapma talimatını vermediği için değil, yapmasına izin vermediği için yürümüyor süreç.

Ruşen Çakır: Bir şey söylemek istiyorum, sonra diğer konuya geçelim. Şubat başındaki görüşmenin notlarıyla ilgili bir yayın yaptım ve bayağı bir konuşuldu. Ama şöyle bir husus var: Daha önce de yaptıklarımdan dolayı, DEM Partililer çok kızıyorlar, yapmamamı istiyorlar. “Bunlar doğru değil” diyemiyorlar. Orada çok ciddi bir şey var. Öcalan bu olayın gerçekten ana aktörü, baş aktörü. Öyle değil mi? Bir tarafın temsilcisi o ve onunla çok önemli şeyler konuşuluyor ve bunları bir kısım insan biliyor. Bunun içerisinde çok önemli şeyler var; mesela son yayınladığım şeylerden birçok şey öğrendi herkes. Sen de öğrendin, ben de öğrendim. Okuyucu da öğrendi. Bunun bilinmesini niçin istemiyorlar? Bunu bir devlet sırrı gibi saklamayı niçin istiyorlar?  ‘‘Buna ne gerek var?’ gibi de yapıyorlar. Gazeteciliğimize de bir şekilde müdahil olmak istiyorlar; onu da söyleyeyim. Yani çok haber değeri var. Çok önemli ve zaten herkes konuşuyor, hâlâ konuşuyor. Bir art niyet yok. Haber var, yapıyoruz. Yine olsun, yine yaparım. Mesela daha önce de yaptığımız, “Atatürk'ten sonra devlet adamı Bahçeli,” lafı vardı ve o, çok çarpıcı bir laftı. Yani böyle bir şeyi görüp, bir gazetecinin bunu yazmaması ve başlığa çıkartmaması olabilir mi Kemal?
Kemal Can: Bir de şöyle bir şey var. Şimdi belirsiz bir ifade olarak hep ‘’ sürecin toplumsallaşması, siyasallaşması’’ diye bir cümle var ya, bu, süreci herkes için pozitif taraflarıyla işaret etmek ya da ikna etmek için kullanılan bir temel cümle. Ama sonuçta bir şeyin toplumsallaşması ve siyasallaşması demek, zaten kaçınılmaz olarak bir alenileşmeyi gerektiriyor. Bunun gerekçesi ister İsrail tehlikesi, ister bölgesel gerekler, ister basit siyasi aritmetik hesapları, ister iç denge tahkimatı olsun, her ne gerekçeyle yapılırsa yapılsın, asıl olarak bunun siyasallaşması ve toplumsallaşması demek, buradaki temel argümanların açığa çıkması, toplumsal ve siyasal alanda tartışılır olması lazım demek. Her şeyi geçtim, bunun en kritik aşaması diye düşünülen komisyonun toplantıları kapalı yapıldı.

Ruşen Çakır: Bazı toplantılar, hepsi değil.
Kemal Can: Evet, bazı toplantılar. Son olarak İmralı görüşmesine gidiş, bile, ‘’kim gitti, kim gitmesin?’’ meselesi bile tartışma konusu olacak biçimde yürütüldü. Anladığım kadarıyla, Öcalan'ın ‘’bunlar konuşulmasın’’ diye bir derdi yok. Hatta kendisiyle görüşülmesinin daha genişletilmesini istiyor.

Ruşen Çakır: Tabii, gazetecilerle konuşmak istiyor.
Kemal Can: Dolayısıyla, o alenileştirmek iddiası orada. Bu nedenle başka aktörlerin şu ya da bu nedenle, bunun olmasını çok istenmediği anlaşılıyor. Bu da aslında zımni olarak toplumsallaşma ve siyasallaşmanın istenmediği ve işin elitler arası bir müzakereyle halledilmesi.

Ruşen Çakır: Daha önce söyledim. Bana bunu bizzat söylediler. “Bunları niye yayınlıyorsun, yayınlama” dediler. “Olayın toplumsallaşması lazım” dediğimde, bana açıkça, “Hiç de öyle bir şeye ihtiyaç yok. Devletle Öcalan bu işi çok iyi götürüyor” dediler. Bu, aylar önceki olay. Sonra tabii böyle olmadığı anlaşılınca, birtakım açıklamalar yapmaya, önce Kürt medyasına, sonra başka yerlere de konuşmaya başladılar. Mesela Pervin Buldan'ın T24'e konuşması bu kapsamdaydı. Ama daha önce yaptıkları bütün konuşmalar, Medya Haber gibi yerlereydi. Yani Kürt olmayan kamuoyuna seslenmeye çok ihtiyaç duymadılar. Şimdi yeni yeni başlıyor. Ama bu iş hakikaten oluyor diye düşünüyorlardı. ‘’Devletten yetkililerle Öcalan konuşuyor. Sekretaryalar var, vesaire var. İşler tıkır tıkır gidiyor. Çok dillendirirsek nazar değer’’ gibi davrandılar.
Kemal Can: Ama şöyle bir genel kural var ya: Bu tür riskli şeylerde, şarküteri imalatı ya da daha da spesifik örnek ‘’ ‘Sosis imalatı görünür alanda yapılmaz. Çünkü bir kez onu görürlerse, kimse onu yemez’’ diye bir metafor vardır.

Ruşen Çakır: Kemal yapma, dur…
Kemal Can: Hayır, bu, genel bir benzetmedir. Dolayısıyla, böyle bazı müzakere alanlarının kapalı olması tercih edilir.

Ruşen Çakır: Yani tabii ki bazı şeyler öyledir.
Kemal Can: Ama çok teknik birtakım şeyler, diyelim ki hakikaten ulusal güvenlik meselesidir. Her türlü teknik ayrıntının paylaşılmasından bahsetmiyoruz, genel çerçeveden bahsediyoruz. ‘’Bunu niye yapıyor bu ülke ve nereden başlayacak ve nereye gidecek? Varmak istediği nedir?’’ sorusunun, politik bir tartışma, toplumsal bir müzakere konusu olabilmesi lazım. Eğer olmazsa, eğer denildiği gibi kapalı olarak elitler arası yürüyen bir işe dönerse, o zaman, mührü tutan Süleymanların işidir bu. O zaman, sadece ricacı olursunuz Süleyman'ın kapısında.

Ruşen Çakır: Evet. Şimdi biraz CHP'den konuşalım. Yarın belediye başkanlarıyla toplanıyorlar. Sonra milletvekilleriyle gruplar hâlinde konuşulacakmış galiba. Sonra Parti Meclisi, sonra MYK ve yeni yol haritası belirlenecek. Neden buna gerek duyuldu? Akın Gürlek'in Bakan olmasıyla beraber, yeni dalgalar başladı. Bursa çok önemliydi. Onun dışında Ankara ve Eskişehir için de soruşturma izni çıktı. Birtakım başka küçük çaplı operasyonlar da sürüyor ve devam edeceği çok açık. Ataşehir tabii çok önemli. Ataşehir İstanbul'un Esenyurt'tan sonra en büyük ilçesi galiba, değil mi? Ataşehir operasyonunda eski CHP'lilerin ya da hâlâ CHP'li olanların çok ciddi dahli var.
Kemal Can: Evet, şikâyetler, ifadeler filan var.

Ruşen Çakır: Onlar iyice netleşiyor. Bu arada Mansur Yavaş'ın Ankara'daki bir panelde yaptığı konuşma kafaları karıştırdı. “Bir karar almamız lazım. Tüm dünya duymalı” dedi. ‘’Ne oluyoruz?’’ dedik. Ama sonra Mansur Yavaş onu geliştirmedi, tam tersine, benim gördüğüm kadarıyla geri adım attı o konuda. Sonra bir sine-i millete dönme tartışması çıktı. Özgür Özel, CHP’nin, Meclis’ten ve çoğunluk olduğu belediyelerden çekilmesine dönük “sine-i millet” tartışmalarını net bir şekilde reddetti. Hâlâ bunu söyleyenler var. Ama bir taraftan da, “Bu iş mitinglerle bu iş olmuyor. Yaptılar, yaptılar ne oluyor ki?” diyenler var. Fakat yerine bir şey önerdikleri de yok. Böyle bir açmazda CHP.
19 Mart’ın üzerinden 1 yılı aşkın bir süre geçmiş. On dördüncü aya giriyoruz. Böyle bir ortamda CHP'nin yeni bir silkinme arayışı var. Ne yapacaklar ne edecekler? Özel Barcelona'da, “Köy köy dolaşacağım” dedi. Orada biraz Macaristan'a da gönderme var anladığım kadarıyla. Ama orada da hep şöyle bir şey çıkıyor ortaya: Dolaşıyorsun, ediyorsun tamam, ama sonuçta seçimin ne zaman olacağına, kimi aday göstereceğine sen karar veremiyorsun. Ekrem İmamoğlu'nu aday göstermek istiyorsun; göstermene izin vermiyorlar. Yeni aday çıkartmak isteyeceğin kişilerin de başına belki çoraplar örebilirler. Yani CHP gerçekten zor bir durumda. Haksızlık etmemek lazım. Çok zor bir durumda ve eşit şartlarda değil. Çünkü karşı taraf siyasi bir şey söyler, siyasi bir hamle yapar, sen de siyasi hamleyle onu bertaraf edersin. O vatandaşa şunu vaat eder, sen vatandaşa bunu vaat edersin. Öyle bir şey yok ki. Savcı karar veriyor, polis belediye başkanını içeri atıyor. Sen onun belediye başkanını içeri atamıyorsun. Böyle bir durumda CHP.
Bir taraftan mahkeme sürüyor. Hatta bu hafta birlikte gittik duruşmaya. Mahkemede kimin kimi yargıladığı şüpheli, öyle değil mi? Ben bugün izleyicilerle birlikte, “CHP ne yapabilir?” diye bir yayın https://medyascope.tv/2026/04/24/rusen-cakir-izleyicilerle-yorumladi-chp-ne-yapabilir/ yaptım. İnsanlar da, “Dik dursun, vesaire olsun” gibi birtakım şeyler söylüyorlar. İmza kampanyası diyen var. Tabii bir anlamı vardır, ama nereye kadar anlamı var? “Köy köy gezsin” diyenler var. Ama onun dışında, insanların aklına gelen çok da fazla bir şey yok. Mesela bir izleyici, “İktidarın en güçlü olduğu yere gitsin. Çünkü en güçlü görünen yer aslında zayıf yeridir” dedi. Böyle birtakım perspektifler sunanlar var. Ben de yeni yol haritasını merak ediyorum. CHP, belediye başkanları, Parti Meclisi ve Merkez Yönetim Kurulu'nu toplayarak, ortak akıl geliştirip yeni yol haritasını belirleyecek. Sonunda bir şeyler çıkacak, ama ne çıkabilir?
Kemal Can: Bu hafta içerisinde birkaç seri toplantıyla, önümüzdeki aydan itibaren bir eylem planının çıkacağı söyleniliyor. Sen de söylediğin gibi, evet, bir eşitsizlik durumu var, ama bu eşitsizlik durumu çok yeni değil. Hatırlarsan, AKP iktidarının bu 25 yıllık döneminin ortaları gibi bir noktadan itibaren, AKP ve özellikle Erdoğan, şöyle bir stratejiyi yerleştirdi: Zaten rakipleriyle eşit yarışan bir politik aktör olmadığı görüntüsünü yarattı. Bunu çok basit semboller kullanarak, mesela sadece Erdoğan'ın diğer liderlerle televizyonlarda tartışmaya çıkmaması değil, AKP'lilerin hiçbir başka partiyle televizyon yayınına çıkmaması gibi. Onun trolleri, gazetecileri çıkıyorlar. Ve daha da fenası, ana akımda, CHP'nin yetkili isimlerinin karşısına son derece düşük rütbeli insanlar konularak, bir eşitsizlik görüntüsü, algısı yaratıldı. Yani ‘’Erdoğan ve AKP bir kategori, bir de diğerleri var. Dolayısıyla, bunlar eşit politik aktörler değiller ve böyle bir rekabet söz konusu değil.’’
2012'ye, 2015'e kadar, aslında 2012, 2013 dönemecinde, bunun böyle olmadığı yavaş yavaş görülmeye başlandı. Bunun arkasına, 2011 seçiminde, kendi başına %50'nin üstüne çıkmış olmanın özgüveniyle, bir de, çoğunluk ve birinci parti iddiasını koydu. Yani hem imaj olarak eşit olmadığı, hem ‘’zaten büyük çoğunluğu arkasında tutan, diğerleri kalanı paylaşan’’ resmini hep önde tuttu. Ama 2015'ten itibaren artık çoğunluk iddiası söz konusu değil. 2015 seçiminden itibaren zaten çoğunluk değil. Sonra anayasa değişikliği, bu başkanlık hikâyesi, 50+1, MHP ile kapalı koalisyon dönemin, 2019, peşinden 2024 yerel seçimlerini de alt alta koyduğumuzdazda, çok ciddi bir destek kaybı ile birlikte, bu çoğunluk iddiasını kaybetti. Çoğunluğu kaybettikçe, onun yerine, siyaset dışı araçları, devlet gücünü ve devlet gücünü de sadece partizanlaştırarak değil, kuralları, kavramları ve kurumları tahrip ederek, yani Anayasa Mahkemesi'ni tanımayarak, YSK'yı kendi kararları dışında kararlar almaya zorlayarak, mahkemeleri birbirlerine karşı kullanarak, açık yasa maddelerini uygulamayarak, Anayasa maddelerini uygulamayarak, sadece partizanlık, yargıyı siyasallaştırma değil, bayağı, anayasayı ve yasaları istismar ederek, fiili olarak kullanılmaz hâle getirerek, pek çok kurumu aynı biçimde işlevsiz kılarak, böyle bir hatta girdi.
Bunun karşısında, 19 Mart'tan sonra CHP'nin ana aktör olarak ürettiği pozisyon, bunun bir ‘’darbe’’ olduğunu -ki ismini öyle koyarak yürüdüler-, yani sadece 19 Mart'ın kendisinin bir darbe değil, bir darbe dinamiği, bir darbe mekaniği oluştuğu ve bu, sürekli işletilen bir çark oldu. Yani darbe böyle bir anda gerçekleşen, tek bir duruma işaret eden bir şey değil, süreklileşmiş bir duruma işaret ediyor. Dolayısıyla, karşılık stratejisini de mecburen böyle kurmak zorunda. Evet, burada çok büyük bir eşitsizlik var. Ama bir başka avantajı da, bu durumun, iktidar karşısındaki muhalefet alanının ve siyaset alanının tamamen bakir ve kullanıma açık hâle gelmesi. Çünkü iktidar bütün güç imkânlarını kullanırken, siyaset imkânlarının çoğundan da feragat etmiş durumda.

Ruşen Çakır: Evet, siyaseti muhalefete bırakıyor.
Kemal Can: Evet. Siyasi alan muhalefetin alanı. Burada, bunun biçimi üzerine çok şey konuşulabilir. Bunun çeşitli yöntemleri, taktik hamleleri bulunabilir. Ama ana yaklaşımın, artık iktidarın ne yaptığı üzerinden değil, muhalefetin kendi yürüyüşü üzerinden bir strateji kurması, ona savunma geliştirmesi, iktidara cevap üretmesi, ona karşı savunma yapmaktan çıkıp, -eğer Macaristan örneği düşünülecekse-, iktidara yürüyen bir güç görüntüsünü yaratması gerekiyor. Mitingler bunun için bir araç olabilir. Özgür Özel'in, “Köy köy gezeceğiz” demesi olabilir. Eğer yargı iktidarın Demokles’in kılıcıysa ve hâlâ ‘’burası seçimin işleyebileceği bir rejim işleyişi hâline getirilebilir’’ iddiası söz konusuysa, o zaman, muhalefetin de iktidarın tepesinde Demokles’in kılıcı gibi seçimi sallandırması lazım. Ama şu anda burada da ‘’Süleyman’’ dinamiği işliyor. Seçimin kararını verecek olan iktidar.
Fakat şöyle bir kilitlenme var: İktidar Erdoğan'ı yeniden seçtirmek üzere kurgulanacak bir seçim için, kendi gücüyle hareket etme kabiliyetine sahip değil. Demin konuştuğumuz süreç meselesi de bu bağlama geliyor. Evet, seçimin kararını ya da seçimin mührünü Erdoğan elinde tutuyor olabilir, ama kendisinin seçilebileceği bir seçimin mührü kendi elinde değil şu anda. Ayrıca, CHP'nin ve Özgür Özel'in, bu ara seçim ve ‘’seçimden kaçan parti,’’ ‘’milli iradeden kaçan iktidar’’ görüntüsü üzerine muhalefeti motive etmeye çalışmasının mührü elinde olmadığı gibi, bunun sayısal gücü de elinde değil. Şu anda seçim görünmediği için anketler tartışması belki erken. Ama şunu biliyoruz en azından: Bir dalgalanma olsa bile AKP'nin tekrar eski çoğunluk iddiasını sağlayabileceği bir siyasal desteği geri kazanması gibi bir olasılık çok zayıf. Buna karşılık, en fazla oynayabildiği kart, muhalefetin dağınıklığı ki daha önce 2023'te de bu sayede tekrar kazanabildi.

Ruşen Çakır: Şimdi şöyle bir şey görüyorum; mesela kamuoyu araştırmalarında MHP artı AKP'nin oyu %40 civarında oluyor. Bir zamanlar AKP'nin %50 aldığını sen söyledin. Yaşadık bunu. Şimdi iki partinin %40, diyelim ki 41, 42 alması hiçbir şeye yetmiyor. Bugün izleyicilerle yayında da onu konuştuk; özellikle cumhurbaşkanlığı seçiminde, iki adaylı seçim değil de ikiden fazla aday olunca, seçim ikinci tura kalıyor ve sonra da ikinci turun kaderini, elenen adayların seçmenleri belirliyor. Onların bir kısmı ikinci turda sandığa gitmiyor. Ama mesela Erdoğan geçen sefer Sinan Oğan'ı yanına çekti. Öteki tarafta Ümit Özdağ'ın desteği çok fazla anlam ifade etmedi ve Erdoğan kazandı. Şimdi diyelim ki cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP'nin adayı muhtemelen Erdoğan olacak ve CHP'nin adayı her kimse, o çıkacak. Diyelim ki Fatih Erbakan, Yavuz Ağıralioğlu imza toplayıp aday olacaklar, ki o imzayı toplayabilirler. Seçim ikinci tura kalacak. Sonra ne olacak? Fatih Erbakan kalkıp CHP adayına destek açıklayabilir mi? Sanmıyorum. En fazla tarafsızım diyebilir. Yavuz Ağıralioğlu yapar mı? Onu da sanmıyorum. O sefer de şuna bakacağız: Meclis seçiminde belki bir sorun yaşayabilirler Hele bir de CHP'ye mutlak butlan gibi hikâyeler olup da oralarda bir şey yaparlarsa bilmem. Neyse artık kapatalım dükkânı. Bu arada seni tebrik edeyim.
Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Bilmeyenler için söyleyeyim: Çarşamba günü sen ve kankan Tanıl Bora, Gençlerbirliği taraftarı ve üyesi olarak bizi elediniz.
Kemal Can: İnşallah şampiyon oluruz.

Ruşen Çakır: Ben maçı statta izledim ve onun acısını yaşadım. Tebrik ediyorum. Ne diyeyim artık? Söyleyecek bir şey yok.
Kemal Can: Geçmiş olsun.

Ruşen Çakır: Bakalım. Kupayı alır mısınız bilmiyorum, ama en azından bizi elediğiniz gerçek. Evet, burada noktayı koyuyoruz. İzleyicilerimize de teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
03.05.2026 Soylu mu siyaseti bırakıyor, siyaset mi Soylu’yu?
26.04.2026 Demirtaş Öcalan’ın rakibi mi?
26.04.2026 Muhtemel CHP iktidarı kimleri korkutuyor?
25.04.2026 Gülistan Doku cinayetinin aydınlatılmasını kimler nasıl engelledi?
24.04.2026 Çözüm sürecini Erdoğan mı tıkıyor?
24.04.2026 Haftaya Bakış (313): Erdoğan sürece mührünü vuracak mı? | CHP'nin yeni yol haritası
23.04.2026 23 Nisan arifesinde Silivri’de olmak
22.04.2026 Artık Avrupalı sayılmıyor muyuz?
21.04.2026 CHP “darbe mekaniği”ne karşı ne yapabilir?
21.04.2026 Öcalan: “Davul boynumda ve her gelen vuruyor“
03.05.2026 Soylu mu siyaseti bırakıyor, siyaset mi Soylu’yu?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı